DİN HİZMETİNDE SAMİMİYET
Samimi: 1- İçten. 2- Candan. 3- İçli dışlı, senli benli manalarına gelir. Samimiyet de; insanın olabildiğince içten ve candan davranmasıdır. Allah’a, Peygambere, Devlete, Kanunlara, birbirimize ve bütün insanlara karşı samimiyet. Samimiyet sadeliktir, duruluktur, ikiyüzlülüğe, ben merkezli ilişkilere, hırsa izin vermemektir, edep ve adap sahibi olmaktır. Başka bir ifadeyle ya olduğu gibi görünmek, ya da göründüğü gibi olmaktır. Samimiyet aynı zamanda ihlâslı olmaktır da. İhlâslı olmak ise, kişiyi nifak ve gösteriş bataklığından kurtarır. Samimiyet insanı, Allah için yaşama amacında kararlı kılan en önemli husustur. Beden için ruh neyi ifade ederse, amel için ihlâs odur. Hiçbir şey samimi bir müslümanı amacından saptıramaz. Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Hâlbuki onlara, Allah’a kulluk etmeleri, hanîfler olarak O’na yürekten inanıp boyun eğmeleri emredilmişti. Doğru din de işte budur .” (Beyyine,5)
İhlâs ve samimiyet, müminlerin hayatında emniyet sübabı görevini yapar. Onunla yaptığı işler temizlenir ve mükâfatı kat kat çoğaltılır. Yapılan işler, söylenen sözler, ibadet, eğitim-öğretim, iyiliği emir ve kötülüklerden alıkoyma, Allah yolunda harcama, gayret, fedakârlıklar… Kısacası bunların hepsi ihlâs ve samimiyet sayesinde başarılır ve karşılıkları da kıyamet gününde kişinin terazisinin sevap kefesine konulacaktır. İbadetlere, insani ilişkilere, riya, kibir, enaniyet ve ‘ben’lik karışırsa artık samimiyetten söz etme imkânı kalmaz. Zaten şikâyet edilen birçok konunun temelinde samimiyetin samimiyetsizliği yatmaktadır. Hz. Peygamber; “Ya âlim ol, ya öğrenci ol veyahut dinleyici veya (bu kimseleri) sevici olmaya bak, beşinci (leri) olma, helak olursun.” (Feyzül Kadir) buyurmuştur.
“Ne bir savcı kalırdı, ne bir yargıç, ne yasa… Şu insanoğlu önce, kendini yargılasa”
Din adamlarının, temsil ettikleri makam ve deruhte ettikleri görev ciddi bir sorumluluk gerektirmektedir. Din görevlisi, işinde gücünde, konuştuklarında ve mücadelesinde, kısaca hayatı boyunca ihlâslı ve samimi olmak zorundadır. Zaten insanı insan yapan da, ondaki meziyet ve üstün vasıflardır. İnsanın kalbi pusula gibidir, daima hak ve hakikate dönüktür. İnsanların şahsi ihtirasları ve şeytanın vesvesesiyle pusula farklı istikametlere yönelecek olursa, insan kötülüklere ve hıyanete teşebbüs edebilir, dalâlete saplanabilir. Bundan dolayı da yaptıkları yanlışların farkına varamayabilirler. Ancak gerekli donanıma sahip olunursa yanlış yapma riski de doğal olarak azalacaktır. Din görevlileri de zaman zaman hatalı davranışta bulunabilirler. “Aşk ağlatır, dert söyletir” kabilinden, bu ulvî hizmeti (Resmi/Gayri resmi) îfa edenlerin, ihlâs ve samimiyetlerinin yok olmasına sebep olan konuları dikkatinize sunmak istiyorum;
(1)-‘Ben’lik ve Haset etmek: Yüce Mevlâ şöyle buyurmaktadır. “Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma. Çünkü sen (ağırlık ve azametinle) ne yeri yarabilir, ne de dağlarla ululuk yarışına girebilirsin.” (İsra, 37) Haset ve ‘ben’lik sebebiyle tarih boyunca nice kargaşa ve huzursuzluklar çıkmıştır. Bunun örneklerini İslam tarihinde olduğu gibi, günümüzde de sıklıkla görmek mümkündür. Hâlbuki bu olaylara sebep olan haset dıştan değil maalesef içten kaynaklanmaktadır. Hz. Peygamber “Müslüman’ın kardeşini hor görmesi, her hangi bir kişiye şer olarak yeter” (Müslim) buyurmaktadır. Şöyle denilmiştir. “Yakınların zulmü daha çok incitir, İnsanı keskin Hint kılıcından.” ‘Ben’lik ve hasedin sebeplerine bir bakalım;
(a)-Düşmanlık ve kin: Herhangi bir sebepten dolayı birisi kendine bir eziyet eder veya ona muhalefet ederse, o da ona sinirlenir kin beslemeye başlar. Peygamber (a.s.) şöyle buyurur; “Allah için, insanın kinini yenme hususunda gösterdiği gayretten daha sevimli şey yoktur. İnsan öfkesini yenince Allah onun kalbini imanla doldurur.” (Suyuti, Camiussağir, 8019) Buna ek olarak ‘kendi’nden görmediğini ‘karşı taraf’ gibi görmek, her fırsatta ‘birileri’nin aleyhinde konuşup kötülemeyi marifet zannetmek de düşmanlık ve kinin başka bir yansımasıdır. Din Görevlisi, Abdurrahim Karakoç’un ifadesiyle; “Bir mümin abdest alsa bir nehir şereflenir, bir kâmil konuk gelse bir şehir şereflenir” duygusunu, hayatı boyunca kaybetmemelidir. Hiçbir zaman kendisini yaptığı işten büyük görmemeli, hilm, vakar ve tevazulu davranmalı, olgunlaşan başakların boyunlarını büktüğünü hiç hatırından çıkarmamalıdır. Söylediklerine ve yaptığı işlere inanılmasını istiyorsa, yaptıklarından kendisi bahsetmemeli, ihlâsla işlerine devam etmelidir.
“Meyve çoğaldıkça, dalını eğer, bu hadise dala, gururmuş meğer…
Dosta sadık diye, hüküm giymişim, onun tek vuslatı, cihanı değer…”
(b)-Kıskançlık: Başkasının kendisinden üstün olmasını çekememektir. Kendisiyle aynı işle meşgul olanların itibar, ilim bakımından ilerlemesini istemez, üstünlük taslama korkularından dolayı rahatsız olur ve haset eder. Peygamber (a.s.) “Hasetten kaçınız. Çünkü haset (çekememezlik) hayırları yer (yok eder) bitirir, tıpkı ateşin odunu yiyip bitirdiği gibi.” (Ebu Davud) buyurmaktadır. Etrafındakilere saygısını ve tahammülünü kaybedenlerin, başkalarından saygı ve tahammül beklemeleri kadar saçma bir şey olmasa gerek. Özellikle hizipçilik hastalığına yakalanmış olanların; (bunlar sadece günümüzün sorunları da değil) İslam tarihi boyunca, Müslümanların ve dolayısıyla bütün insanlığın başına, ne gaileler açtığını iyi düşünüp, hatalarından arınmaları gerekli değil midir? Kendisine yakın gördüklerinden çok emin, ötekilere düşman gözüyle bakınca samimiyet imkânsızlaşır, gerçekler görülmez olur. Ayrıca din adamı, fırsat buldukça kendisinden üstün olan kişilerden öğüt almalı, onların birikimlerinden yararlanmalı, bizzat kendi nefsine de nasihat etmelidir. Hz. İsa’ya “Ey Meryem oğlu İsa, evvelâ kendine vaaz et, eğer nefsine nasihatini dinletirsen sonra halka vaaz et. Aksi halde benden hayâ et.” denilmişti. (İhya, 2, 326)
“Gör zâhidi kim sâhib-i irşâd olayım der… Dün mektebe vardı bugün üstad olayım der.”
(c)-Kibir, gurur ve ucub: İnsanın tabiatındaki kendini diğer insanlardan büyük görme, diğerlerini ise küçük ve zayıf görme hastalığıdır. Zaten kendisini diğer insanlardan üstün görenler, kendi hatalarını da asla kabul etmezler. Din adamı olarak sahip olduğu bilgiler sebebiyle kibirlenmek, ahlakının mükemmel olduğuna kanaat getirerek kendini beğenmek ve başkalarını ahlakta, edepte ve bilgide kusurlu saymak, bu ulvî görevi îfa edenlere yakışan davranış biçimi değildir. Bu gibi insanlar başkalarına üstünlük taslar ve ‘liyakat’ pazarlamaya çalışırlar. Üzerlerine vazife olmadığı halde bunu kendilerine görev telakki edenler, geriden gelen gençlerin tecrübe kazanmalarına engel oluşturduklarının farkına varmalı ve kendilerini bir bütünü oluşturan parçalar gibi görmelidirler. “İhlâs, insanların teveccüh, alâka göstermelerinden sakınıp, ameli yalnız Allah için yapmaktır. Sıdk ise; nefsi, yaptığı ameli beğenmekten temizlemektir. Bunun için ihlâs sahibi muhlislerde riya, gösteriş, sıdk sahibi olan sadıklarda da ucub (amelini güzel görmek) hali bulunmaz.” Denir ki; sirke küpünden sirke, bal küpünden ise bal damlar. Hz. Peygamber (a.s.) Mekke’nin fethi esnasında, belki de canı konusunda endişeye kapılarak korkudan titreyen yaşlı bir adama “Korkma, ben kurutulmuş et yiyen Mekkeli bir kadının oğluyum” demek suretiyle, kendisinin de onlardan hiçbir farkı olmadığını, asırlara örnek teşkil edecek bir mahiyette ifade etmiştir.
“Korkma düşmandan ki ateş olsa yandırmaz seni… Müstakim ol ki Hz. Allah utandırmaz seni.”
(d)-Maksada erişememe korkusu: Ulaşmak istediği hedefe başkaları ulaşma gayesi içinde olunca haset hastalığı hemen devreye girer. Kendilerini bu dinin tek sahibi görenler iyi bilmelidirler ki, bu dinin sahibi yalnız Allah’tır.(c.c.) Hiç kimsenin ‘durumdan vazife çıkarmak’ gibi bir lüksü olmamalıdır. Bu münasebetle Din adamları, özellikle din kardeşleri ve diğer âlimler hakkında kötü düşünme, bilhassa “mevzi kazanmak” saikıyla başkalarının görevlerine müdahale etme, aleyhlerinde konuşma gibi olumsuz davranışların, cemiyetimizdeki güvenin sarsılmasına, safların ayrılarak fitnenin yayılmasına sebep olacağını bilmelidirler. Böyle bir durumun da hepimizin zararına olacağını hatırdan çıkarmamak gerekir. Peygamber (a.s.) “Üç (büyük) haslet vardır ki bir müslüman’ın kalbi onlar üzerinde (sabit) oldukça hıyanet etmez. (O meziyetler); Allah için ihlâsla amel etmek, Müslümanların âlimleri için hayır dilemek ve onların cemaatinden ayrılmamaktır” (İbn-i Mace, c.1, s. 84) buyurarak bu tehlikeye dikkat çekmektedir.
“Ne bir savcı kalırdı, ne bir yargıç, ne de yasa… Şu insanoğlu, önce kendisini yargılasa.”
(e)-Baş olma ve beğenilme tutkusu: Ağlayarak ilim tahsil eden, gülerek şöhret kazanırmış. Bu gibi insanlar bulundukları çevrede benzerlerinin olmamasını isterler. Başkalarına gösterilen ilgi ve alâka onları rahatsız eder. Kendilerine yapılan övgülere de bayılırlar, kendilerini ‘tek’ zannederler. Allah (c.c.) dostlarından biri ihlâs’ı şöyle tarif ediyor; “İhlâs, güzel bir şey yaptığında onun konuşulmasından hoşlanmaman, o güzel işinden dolayı övgü beklememendir.” Karşısındakine hakkaniyetle muameleyi lütuf görenler, samimiyetten mahrum kalırlar. Bu düşünce sahipleri, herhangi bir konuda eksiklikleri belirgin olarak ortaya çıkınca, ellerinde bulundurdukları gücü, muhataplarına karşı baskı unsuru olarak kullanmaktan da geri kalmazlar.
“Bu insan dedikleri ayak ile baş değil… İnsan manaya derler sûret ile kaş değil.”
Mesnevî’de şöyle bir menkıbe anlatılır: Bir merkep giderken bir çamurluğa basar. Çok geçmez orada sular birikir. Bir sinek gelir o su birikintisinin üstündeki saman çöpünün üzerine konar. Merkebin izindeki bir avuç su, ona denizler, saman çöpü de kocaman bir gemi gibi görünürmüş de sinek şöyle dermiş: Benim gibi kaptan yeryüzünde yoktur. Deniz deryalarda bu dev gemiyi tek başıma idare ediyorum, benim gibisi zor bulunur diye kendi kendine gururlanarak, söylenip dururmuş.
“Uğraşma, terazi kendini tartmaz, özünü yansıtmak, bahtı karartmaz…
Her şeyin, belirli darası vardır, insan övündükçe şerefi artmaz.”
(f)-Kalbî rahatsızlık: Yanında, tanısın ya da tanımasın herhangi bir şahsa Allah’ın nasip ettiği lütuflardan bahsedilince rahatsızlık duyar, huzursuz olur. Din görevlisinin, bütün hal ve hareketlerinde, söz ve davranışlarında, düşüncelerinde sürekli olarak Allah’ı murakabe etmesi, en iyi şekilde, temsil ettiği makamın hakkını vermesi gerekmiyor mu? Makam ve mevkiler geçicidir, ancak arkamızda bırakacağımız olumlu ya da olumsuz izler bâki kalacaktır. Zenginlik; sahibi öldüğü zaman varislerine kalır, onların mutluluğuna sebep teşkil eder ama ilim, eğer sahibi o ilmi ile âmil olup geride bıraktığı nesillere aktaramamışsa ölenle mezara gider. Bu ise bir âlim için ziyandır. Doğru olan husus, başarı ve hidayetin hevâ ve hevesten, şahsi ihtiraslardan değil, Allah’tan gelecek olduğudur. Bazılarının birtakım başarıları olsa bile “kötü, örnek olmaya layık değildir”. Din görevlisi başkalarının arkasından sürüklenen değil, aksine başkalarını arkasından sürükleyen insan olmalıdır. İnsanlar dört kısımdır; Bilmeyen, bilmediğini bilmeyen, ondan uzak dur… Bilmeyen, bilmediğini bilen, ona bilmediğini öğret… Bilen, bildiğini bilmeyen, onu uyandır… Bilen, bildiğini bilen, onun kıymetini bil ve sakın kaybetme. Güzel sözdür:
“Kendisi muhtâç-ı himmet bir dede, nerde kaldı gayriye imdat ede.”
(2)-Eğitim ve bilgi eksikliği: Din hizmetinde bulunanların küçümsenmeyecek bir kısmının; halka rehberlik eden, yol gösteren, onlara bilmediklerini öğreten, ilim irfan sahibi olmaları gerekirken, toplumumuzdaki yozlaşmanın da etkisiyle, birçok konuda halkın gerisinde kalmaları ve samimiyetlerini yitirmeleri inkâr edilemez bir gerçektir. Kaydedilmeyen bilgi kaybedilmeye mahkûm olur derler. Bazı kesimlerin önyargıları, belki de art niyetleri olabilir. Buna rağmen, kendisini ‘günümüzün ihtiyaçları’na göre gereğince yetiştiremeyenlerin çevresindeki insanlara yapacakları katkılar yetersiz kalacaktır. Bir kimsenin bütün ilimlere âşina olması imkânsızdır ancak bilmediği konuları da biliyormuş gibi davranması da son derece yanlıştır. Din görevlisinin, kendisinden bilgisi ve tecrübesi daha fazla olan meslektaşına anlatacağı çok şey de yoktur. Buna mukabil, samimiyetle yapılan doğru davranışlar, karşı tarafa muhakkak olumlu bir şekilde yansıyacaktır. Cahil olan insana laf dinletmek zor, din ile alakası olmayana ise hakikatleri anlatabilmek imkânsızdır. Bundan dolayıdır ki cahil mal, akıllı kemal istermiş. İnsanlara ne anlatılırsa anlatılsın, anlatılanlar, muhatabın anladığıyla sınırlı kalacağı için, yapılan vaazlarda cemaatin seviyesi de dikkate alınmalıdır. İstanbul fethedilirken Hıristiyan ulemasının, meleklerin dişi mi, yoksa erkek mi olduğunu münakaşa ettikleri gibi, insanların zihnini bulandıracak gereksiz konulardan olabildiğince uzak durulmalıdır.
“Bir yerde ki cehl hükümrandır, Ol yerde ziya-i hak nihandır.”
(3)-Maddiyat ve menfaat düşkünlüğü: Bir başka üzerinde durulması gereken konu da maddi ihtiraslardır. Din görevlisi, kendisine beslenen itimadı sarsacak her türlü olumsuz davranıştan uzak durmalıdır. Din görevlisi için hizmet amaç, maaş araç olmalı; maaş amaç, hizmet kesinlikle araç olmamalıdır. Dini hizmetler yapılırken insanlardan maddi hiçbir menfaat beklenmemelidir. Nokta kadar çıkar için virgül gibi eğilebilen ‘bazıları’nın yapmış olduğu hatalar sebebiyle, halkın din görevlisine bakışı maalesef pek iç açıcı değildir. Tamam, din adamlarının işleri kolay değil, ehil olan olmayan kendilerinde bir şekilde onlara müdahale etme hakkı görüp rahatsızlık veriyor olabilirler. Eğer her şey güllük gülistanlıksa din görevlisi imajının, fıkralara konu edilecek, alaya, eğlenceye alınacak kadar dejenere olmasını nasıl izah edebiliriz. Birçok yerde ben imamım ya da hocayım dendiği zaman karşımızdaki insanlar neden küçümseyerek davranıyor? Bu durumu da herhalde en çok, şahsi hatalarıyla bu çirkinliğe sebep olanların düşünmesi gerekir. Kaldı ki, yapılan bir yanlışın, başka bir yanlışla düzeltilme imkânı da yoktur.
“Ehl-i irfan meclisinde aradım kıldım talep… İlim geride kaldı, illa edep, illa edep.”
Bununla birlikte, resmî iradenin dinî alanda mesaisini geçirenlere layık gördüğü yerin mahiyeti, son zamanlarda bazı iyileştirmeler yapılmışsa da, Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde çalışanlarla diğer memurlar kıyaslandığında daha iyi görülecektir. Bunlar belli zihinlerde din görevlilerine verilen değerin bir göstergesidir aynı zamanda. Dînî hizmette başarıyı, dolayısıyla arzu edilen verimi artıracak proje ve düzenlemelerin hayata geçirilememiş olması da anlaşılmaz bir durumdur. Yetkili ve etkili mevkide bulunanların “ağrısız başım katıksız aşım” mantığıyla mevcut uygulamalardan razı bir görüntü sergilemeleri de ayrıca manidardır. Mamafih, konuşurken her şeyin çok iyi, güzel olduğundan dem vururuz da, toplumumuzdaki, çirkinliklerin, ahlâkî ve kültürel çöküntülerin, hırsızlıkların, cinayetlerin sebepleri konusunda din hizmetini yürütenlerin hatalarının ve eksikliklerinin rolünü pek hatırımıza getirmeyiz. Cenâb-ı Hakk Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurur: “Sizler Kitabı okuduğunuz halde, insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz?” (Bakara, 44) “Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında çok sevimsiz bir davranıştır.” (Saff, 3) Cengiz Numanoğlu şöyle der:
“Âlim sanma, her gideni mektebe; Ahlâk yoksa, yok ilimde mertebe.
Ne fark eder… Tut ki, cübbe giydirsen; Pâye versen, kitap yüklü merkebe?”
Din görevlisi hiçbir zaman yapamayacağı şeyleri söylememelidir. Aksi halde bu durumdan arzu edilmeyen kötü sonuçlar hâsıl olur. Yüce Rabbimiz Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurur: “Ey iman edenler! Yapamayacağınız şeyleri niye söylersiniz?” (Saff, 2) Din görevlisi hayatı boyunca başkalarına, işte müslüman böyle olmalı dedirtecek davranışlarda bulunmalı, her zaman, yerinin ve haddinin ne olduğunu bilerek hareket etmelidir. Yani zâhiri ile bâtını aynı olmalıdır. Zaten onlardan beklenen ve istenen de kendilerini aşmaları, nefsin arzularından uzak durmaları, dış görünüşlerini temizlemeden önce, iç âlemlerini temizlemeleridir. Kendi hatasını görmeyen, başkasının ayıbını büyük görür misali, insanlarda gördüğünü zannettiği hataların kendilerinde de olup olmadığını, aşağıdaki âyet-i kerimelerin ışığı altında bir daha düşünüp, varsa bütün hata ve eksikliklerinden arınmanın yollarını bulmalıdır. “Hep birlikte Allah’ın ipine (Kuran’a) sımsıkı yapışın, bölünüp parçalanmayın.” (Al-i İmran, 103) “Allah’ın boyası ile boyandık. Boyaca O’ndan daha güzel olan kim vardır? Biz ancak ona kulluk ederiz. (deyin)” (Bakara, 138)
Din görevlisi, “Müminler ancak kardeştirler, öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin, Allah’a itaatsizlikten sakının ki, rahmetine mazhar olasınız.” (Hucurat, 10) âyet-i kerimesini ve “Birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamette, birbirlerine şefkatte müminlerin misali, bir bedenin misali gibidir. Ondan bir uzuv rahatsız olursa, diğer uzuvlar uykusuzluk ve hararette ona iştirak ederler.” (Buhari, Edep, 27) hadis-i şerifi kendisine şiar edinmelidir. Nasıl ki bir bedenin herhangi bir yerine diken batsa o beden bütünüyle rahatsız olur; din görevlisi de aynı şekilde mensubu olduğu toplumdaki sıkıntı ve ıstıraplar karşısında ilgisiz kalamaz, bana ne diyemez, rahatsızlık duyar. Büyük yangınların, küçük kıvılcımlardan çıktığını göz önüne alarak, cemiyetteki mevcut olan olumsuzlukları gidermeye çalışır. Bir Kudsi Hadis’te “Benim rızam için birbirlerini sevenlere, benim için bir araya gelenlere, benim için birbirlerini ziyaret edenlere ve benim için birbirlerine harcayanlara sevgim vacip olmuştur.” (Muvatta, Şi’r, 16) buyrulmuştur.
“Kendine âlim diyen, nefsine ki zalimdir… İnsan kendi cehlini bildiğince âlimdir.”
MehmetAkif, “Girmeden bir milletle tefrika, düşman giremez, toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez.” Yunus Emre ise, “İkilikten usandım, birlik hanına girdim, derdin şarabın içtim, dermanım yağma olsun” derlerken; birlik ve beraberliğin, kardeşliğin önemine işaret ediyorlardı. Bu da ancak, ihlâs ve samimiyetle mümkün olabilir. Din görevlisi bu kardeşliğin tesisini zedeleyecek her türlü tutum, davranış ve beyanlardan kaçınmalıdır. Kusursuz dost arayan, dostsuz kalır düsturunu göz ardı etmeden, insani ilişkiler ve görevleri esnasındaki varsa eksik yönlerini, birbirinin aleyhinde malzeme yapıp, aradaki mesafeleri daha fazla açmak yerine, enerji ve birikimlerini mevcut olan eksiklikleri gidermeye, İslâmi kardeşliği tesis etmeye çalışmaları daha isabetli olacaktır. Din görevlileri birbirlerine “ayak bağı” olmadan, din kardeşini kendi nefsine tercih ederek özveriyle görevlerini yapmalıdırlar. Din görevlisi, sert ve kırıcı üsluptan olabildiğince kaçınarak, sorumluluk duygusuyla her halükarda “dik duruş” sergilemelidirler. Din görevlisinin susmasında mana, konuşmasında tesir, davranışında örnek olma hali bulunmalıdır.
“Allah’ımız bir, Peygamber’imiz bir, Kitab’ımız bir… Bunca bir, bir, bir, var iken, olur mu ayrılık?”
Derleyen Celalettin AKÇADOĞAN |
|