EĞİTİM-ÖĞRETİM KURUMU OLARAK
TARİHSEL SÜREÇTE MEDRESELER
Dr. Abdurrahman OKUYAN
A. Müslümanlıktan Önce Eğitim Hayatı ve Medreselerin Doğuşu
Kültürel hayatın en önemli ve vazgeçilmez unsurlarından biri de eğitimdir. Eğitim ve öğretim faaliyeti tarihin ilk devirlerinden beri süregelmektedir. Kültürel değerlerin en yoğun ve etkin yaşandığı yer, kuşkusuz eğitim ortamlarıdır. Bu bağlamda genel anlamıyla öncelik dini eğitime verilmiş, zamanla dini eğitimin yanında diğer eğitim kurumlarını da kapsayarak geniş bir alana yayılmış ve büyük bir gelişim göstermiştir.
En eski toplumlardan olan Sümerlerde mabetlere bitişik okulların olduğunu, bu okullarda kâhinlerin ders verdiğini, üzeri yazılı tabletlerle eğitim görüldüğü ve bu mekteplerde teoloji/ din bilimi veya eğitimi yanında tıp, matematik, geometri, botanik, zooloji, coğrafya ve dilbilgisi gibi bilgilerin verildiği bir eğitin ve öğretim faaliyetinin varlığını görmekteyiz. Mısır’da çocukların eğitim ve öğretimi evlerde yapılırken devlet memurları ve askerler evlerin dışında, mekteplerde yetiştirilirlerdi. İlk musikî okulu olan Isparta, Eflatun’un Akademia’sı Atina’da, Aristo’nun Lyceum’u ve Zeno’nun Stoa’sı Eski Yunan’da Ön Asya kültürlerinin etkisi ile varlık göstermiştir. Bu okullarda Sofist denilen hocalar riyaziye/matematik, tarih, coğrafya ve tıp gibi ilimler okutmuşlardır. Roma’da çocuklar, 7-14 yaşları arasında ilk öğrenimlerini tamamlarlar ve ardından daha üst seviyedeki okullara devam ederlerdi. Uzakdoğu’da da eğitim ve öğretime önem verilmiş olduğu, Budda zamanında Hindistan’da Atreya ve Sustura adlı tıp mekteplerin varlığı ile gün yüzüne çıkmaktadır. Sasani İran’ında da tıp eğitiminin ağırlık kazandığı kaynaklarda sıkça dile getirilmektedir.
Tarihin ilk devirlerinden itibaren dünyanın hemen her tarafında varlığını sürdüren çeşitli uygarlıklar eğitim-öğretim işi ile meşgul olmuşken, İslam Dünyası’nın bu gelişen eğitim-öğretim sistemlerinden etkilenmesi ve aynı faaliyeti sürdürmesi doğal karşılanmalıdır.
Arapça sözlüklerde “medrese”, içinde ders okunacak mekân ve öğrencilerin içinde ders okuduğu bina olarak tarif edilmektedir. Kelimenin çoğulu “medâris”tir. İlk İslam devirlerinde öğretim faaliyetinin camilerde yapıldığını görüyoruz. Zamanla bu faaliyet camilerden medreselere yöneldi veya yönelmek zorunda kaldı. Aynı zamanda camiler, ibadethane işlevi ile birlikte öğretim merkezi olma durumuna devam ettiler.
Çeşitli kültür dairelerinde ibadethanelerin etrafında kurulan ve gelişen eğitim-öğretim kurumları, doğal olarak birbirlerini etkilemiş veya birbirlerinden etkilenmişlerdir. Bu itibarla İslam eğitim-öğretim kurumlarının kendilerinden önceki eğitim sistemlerinden etkilendikleri söylenebilir. Bunun yanında ilk devir İslam eğitim ve öğretim müesseselerinin dış etkenlerden çok fazla etkilenmeden geliştikleri görülmektedir.
Evs ve Hazrec kabilelerinin yaşadığı Medine’de okur-yazar oranı oldukça düşük olmakla birlikte Mekke de, Medine’den pek farklı bir durumda değildi. İslam’ın doğuşu sırasında buradaki okur-yazar sayısının 17 civarında olduğu çeşitli kaynaklarda dile getirilmekte ve büyük çoğunluk tarafından kabul görmektedir. Hz. Peygamber Mekke’de Erkam’ın evinde Kur’an öğretimiyle, eğitim-öğretim faaliyetine başlamış hicretten iki yıl önce Medine’ye bir Kur’an öğreticisi göndermiş, 622 yılındaki hicretten hemen sonra da Medine’de bir mescit inşa ettirerek bu mabedin bir kısmını eğitim-öğretim merkezi (Suffa, Zulle) haline getirmiştir.
Kurulan bu ilk merkez daha sonra tesis edilen cami içi ve cami dışı eğitim kurumlarına model olmuş, burada yetişen öğrencilerin ihtiyaçlarının müslümanlar tarafından karşılanması da “vakıf” müessesesinin doğmasına neden olmuştur.
Buralarda eğitim ve öğretimi sürdüren “muallimler”, önceleri her hangi bir ücret almazken, ücret alanlar yadırganırdı. Zamanla bu eğitim-öğretim faaliyetini yürütenlere ücret ödenmesi gündeme geldi ve muallimlik bir meslek halini aldı. Camiler önceleri ibadet yerleriydi. Müslümanların sayıları artmaya başlayınca, camilerde ders gurupları/halakalar kümeleşmeye başladı. Camilerde ibadet edenlerin sayısının artması, ibadet edenlerin ders yapan öğrencilerin sesinden rahatsız olmaları gibi önemli etkenler, camilerin hem ibadet hem de ders görevlerini beraberce yürütemez hale gelmesine neden olmuştur.
Çeşitli Kur’an ayetlerindeki -özellikle ‘Alak sûresinin ilk 5 âyetinde- ve hadislerdeki okumayı emir ve teşvik edici ifadelerin, bu ilk İslami dönem eğitim-öğretim kurumlarının teşekkülünde oldukça önemli etken oldukları anlaşılmaktadır.
Eğitim-Öğretim kurumu olarak zamanla Suffa’nın yeterli gelmemesinden dolayı Hz. Peygamberimiz Medine’nin çeşitli bölgelerindeki mescitleri ve bunların dışındaki bazı yerleri eğitim-öğretim merkezleri haline getirdi.
Daha ilk devirlerden itibaren çocukların eğitim-öğretimi, onların cami ve mescitleri temiz tutamayacakları düşüncesiyle, ibadethanelerin dışına taşınmaya başlanmıştır. Emeviler döneminde bu küçük çocuklar için özel okullar/mektepler açılmıştı. VIII. Asırda 3000 talebeyi barındıran Belhli Ebu’l-Kasım Dehhak’ın kurduğu mektep, ilk örneklerden kabul edilir. Bu müesseselere “küttab” ve “mekteb” adı verilirken hocalıklarını da “muallimler” yapardı.
Eğitim-öğretim faaliyetinin camiden medreseye geçişinin diğer nedenleri ise, yukarıda değindiğimiz gibi, camilerin içerisindeki ders esnasında müderrisin kendi sesinin yanında karşılıklı soru-cevap, hatta tartışma bünyesinde toplayan dersler okutulmaya başlandı ve oldukça gürültülü bir ortam oluştu. Ders programlarının genişlemesi, artan İslâmî ilimlerin belli bir düzen içinde öğretilmesi gereğini meydana getirdi ve eğitimin, ibadet yerlerinin dışına taşmasını zorunlu hale getirdi.
Yetişkinlerin eğitim ve öğretimine ayrılan cami dışı kurumların ilk örneklerine Abbasiler döneminde rastlamaktayız. Halife Me’mun (813-833) devrinde Bağdat’ta 832 yılında “Beytü’l-Hikme” adlı mektep kuruldu ve bu kurumun başına Yahya b. Masiveyh getirildi. Bu okulların en önemli özelliklerinden birisi Arap, Yahudi ve Hıristiyan ilim adamlarının bu okullarda beraber çalışmasıydı. Bu ilim adamları alanlarındaki çeşitli eserleri Arapça’ya çeviriyorlardı. Burası sadece bir çeviri merkezi değil, yüksek seviyede bir eğitim-öğretim faaliyetine merkezlik ediyordu. Yine Bağdat’ta “Beytü’l-İlim” ve “Dâru’l-İlim” adlı eğitim-öğretim kurumları, medreselerin doğuşunda önemli etken olmuşlardır.
Abbasilerin ilk devirlerinde “medrese” kelimesinin kullanılmadığı görülmekle beraber, medreselerin ilk olarak devlet eliyle kurulmaları ve kurum olmaları X. Asırda Karahanlılar zamanında meydana gelmiştir. İslam tarihçilerinin medreselerin ilk kurucusu olarak Nizâmülmülk üzerinde ittifak ettikleri ileri sürülse de daha önce Nişabur’da Beyhâkiyye Medresesi’nin kurulmuş olduğu kaydedilir. Medreselerin ilk kuruluşlarında Sünni-Şii çatışmalarının önemli etkileri olduğu anlaşılmaktadır. Sünnilerin Dâru’l-İlim adlı eğitim merkezleri varken Şiiler de Şii doktrinini yaymak için aynı okulları kurmuşlardır.
Dini eğitimin yapıldığı medreselerle İslam’dan önceki eğitim kurumları arasında bazı benzerlikler bulunmaktadır. Şimdi bunları sıralayalım:
1. Her iki dönemdeki eğitim kurumları da ibadethanelerin bitişinde veya yakın çevresinde kurulmuşlardır.
2. Bu müesseseler vakfiye ve nizamnamelerle disiplin altına alınmışlardır.
3. Hizmet alanlarına göre çeşitli bölümlere ayrılmışlardır, yani branşlaşmaya gidilmiştir ve böylece verim artmıştır.
4. Başlangıçta bu müesseselerin eğitim ve öğretim kadroları, genel olarak din adamlarından meydana gelmişlerdir.
5. Her iki kurumda öğretim üyeleri maaş almışlardır.
6. Öğretim üyelerinin fikir hürriyetleri, genel olarak cemiyete hakim olan siyasi düşüncelerin üzerinde tutulmuş ve geniş bir özgürlük içerisinde eğitime devam edilmiştir.
7. Öğrenciler eğitim gördükleri yerlerin yanındaki yurtlarda kalmış ve buralarda beslenmişlerdir.
8. Dini bilgiler yanında devrin diğer ilimleri de tedris edilmiştir.
B. Selçuklular’dan Osmanlılar’a Kadar Medreseler
Osmanlılardan önceki medrese teşkilatının kuruluş gelişmesinde en büyük hisse şüphesiz, Büyük Selçuklulara aittir. Medreselerin geniş anlamda devlet eliyle kurulması, tahsilin meccanen olması ve medrese teşkilatının en ufak ayrıntısına kadar tespiti, Selçukluların eseri görünmektedir. Kurdukları medreseleri, hem ilmin gelişmesini sağlamak, hem ilmiyye mensuplarına maaş bağlayarak onları devletin yanında tutmak, hususiyle Fatımîlerin Şiilik propagandaları ve diğer Râfızî düşüncelere karşı Sünnîliğin müdafaası gayesiyle tesis etmişlerdir.
Nizâmülmülk (v. 1092), ilk medresesini Bağdat’ta inşa ettirmiş, 1066-67 yılında yapımı tamamlanan medresenin ilk müderrisi, Ebû İshak Şirâzî olmuş ve eserleriyle Osmanlı medreseleri üzerinde tesiri olan Sadettin Taftazânî (v. 1389) burada müderrislik yapmıştır. Aynı dönemde, bu medreseden başka medreseler de inşa edilmiştir. Büyük Selçuklulardan sonra medrese tesisi bütün İslam dünyasında bir gelenek haline geldi. Teşkilat ve işleyiş bakımından Nizamiyeler örnek alınarak köylere varıncaya kadar medreselerin açılması her tarafta yaygınlaşmıştı.
Eyyûbîler döneminde de medrese açılması geleneği devam etmişti. Sultan Selahaddin Yusuf b. Eyyüb b. Şadi, Kahire’de bir medrese ve şehirde de bir Dâru’ş-Şifa açmıştır (1178).
Genellikle Anadolu medreseleri bir vakıf müessesesi olarak kabul edilmiştir. Devletin ileri gelenleri, sultanlar, âlimler veya kumandanlar bir medrese kurarlar ve bu medreseye ait bir vakfiye tazim ederek tesislerinin devamlılığını teminat altına alırlardı. Bu kurumların gelir-gider kaynakları da açıkça belli edilerek kurumlaşma süreci oldukça ilerlemiştir. Endülüs Emevîleri de medrese ve çeşitli eğitim kurumları tesis etmişlerdi. III. Abdurrahman (912-961), sadece Kurtuba’da fakir çocukların eğitimi için 27 adet eğitim kurumu açmıştır.
Gerek yapı ve gerekse teşkilat bakımından Anadolu Selçukluları ile Anadolu’nun muhtelif yerlerine hakim Türkmen Beyleri de medreseler açmışlardır. II. Kılıçarslan zamanında Konya’da inşa edilen Said Altun Aba Medresesi bunların en eski alanıdır. Sırçalı, Karatay, Hatuniyye medreseleri en meşhur olanlarındandı.
Osmanlılar’dan önce tekurulan medreseler içerisinde ihtisas medreseleri de görülmektedir. Bunları üç gurupta inceleyebiliriz.
1. Dâru’I-Hadisler
Hadis tedris ve tetkikine ayrılan bu medreselerin ilki, Halep Atabeklerinden Nureddin Mahmud b. Zengi (541-569/1146-74) tarafından Şam’da açılmış olup, “en- Nûriye” adıyla anılmıştır. İkincisi Musul’da açılmıştır. Anadolu Selçukluları’nın meşhur veziri Sahib Ata da, Konya’da İnce Minare Dâru’l-Hadisi’ni açmıştır.
2. Dâru’t-Tıplar
Tıp eğitimi ve öğretiminin birlikte yürütüldüğü müesseseler, Dâru’t- Tıp, Dâru’ş-Şifa, Dâru’s-Sıhha, Dâru’l-Mirza, Dâru’l-Âfiyye, Mâristan ve Bîmaristan adlarıyla Osmanlılardan önce vücuda getirilmişlerdir. İlk bîmaristan, Emevi halifesi I. Velid tarafından 706 yılında Şam’da tesis edilmiştir. Kayseri’de Gevher Nesibe Dâru’ş-Şif’a’sı (1205-6) en meşhur olanlarındandır.
3. Dâru’l-Kurralar
Kur’an-ı Kerim’in yedi harf üzerine (kıraat-i seba) indirilmesi, Onun yedi lehçe ile okunmasına ve buna bağlı olarak İlm-i Kıraat’ın doğmasına neden olmuştur. Yedi kıraatı temsil eden “kurâlar” etrafında müslümanlar toplanarak onları öğrenmeye başladılar. Böylece camilerde veya özel başka mekanlarda kıraat ilmi okunmaya başlandı. Mekke’de, Abdullah b. Kesir (v. 120 (737), Medine’de Nâfi b. Abdurrahman (v. 169/785) bu eğitimi yaptıranların önde gelenleri olmuş, önderlik etmişlerdir. Daha soma bu mevzudaki çalışmalar ilerleme ve 14 kıraatin ortaya çıkmasına vesile olmuştur. Bu sürecin sonunda, Kurra Halkaları, Dâru’l-Kurralar, Dâru’l-Huffazlar ve Dâru’l-Kurraların müfredatı ortaya çıkmıştır.
Anadolu Selçukluları’ndan önce Şam’da, Dâru’l-Kur’an adıyla İbnü’l-Münca ve Şeyh İbn Ömer medreseleri kurulmuştur.
C. İlk Osmanlı Medreseleri, Kuruluş Amaçları, Personeli ve Okutulan Dersler
1. İlk Kurulan Medreseler ve Kuruluş Amaçları
Osmanlılarda ilk medrese, 1330 yılında Gazi Orhan Bey tarafından İznik’te yapılmış ve buraya ilk müderris olarak Türk âlim ve mütefekkirlerinden Şerefüddin Davüd-i Kayseri tayin edilmiştir. 1326 yılında Bursa fethedildikten sonra halk arasında meşhur adıyla Manastır Medresesi yine Orhan Bey tarafından yaptırılmıştır.
1363 yılında Edirne’nin alınmasından sonra fütuhatın Balkanlar’da yayılması için devlet merkezi Edirne’ye nakledilerek buralarda çeşitli İslam tesisleri yapılmıştır. Osmanlıların ilk bir buçuk asır içerisinde yaptırdıkları medreselerin derece ve sınıf itibariyle en önemli olanları İznik, Bursa ve Edirne’de kurulan medreselerdi. İznik Medresesi beyliğin birinci sınıf medresesi idi. Bursa’daki Sultan Medresesi inşa edilince İznik Medresesi ikinci duruma düştü.
Edirne’deki Üç Şerefeli Minare Medresesi inşa edilince durum değişti ve Beyliğin en önemli medresesi Edirne’deki medrese oluverdi. Fatih Sultan Mehmed’in yaptırmış olduğu Sahn medreseleri Osmanlı topraklarındaki medrese teşkilatında bir yenilik getirdi; çünkü bu yeni medrese İlahiyat ve İslam Hukuku fakülteleri anlamına geliyordu. Fatih’in medreselerinden sonra Osmanlı medreseleri buna göre yeniden düzenlendi.
2. Sahn-ı Seman Medreseleri
Fatih’in kanunnamesinde Sahn-ı Seman diye meşhur olan bu medreselere eski vakfıyesinde Medâris-i Semâniye denilmektedir. Fatih, İstanbul’u fethettikten sonra buradaki kiliselerden sekiz tanesini medreseye çevirerek bunlardan birinin müderrisliğini Mevlana Alaüddin Tüsî’ye, diğer ikisinin müderrisliklerini de Bursalı Hocazade ile Mevlana Abdulkerim’e verip diğerlerine de uygun olan müderrisleri atamıştı.
1471 Ocak ayında tamamlanan medreseye iki minare ve bir şerefeli cami ile iki tarafında yüksek tahsil için sekiz medrese ve bu medreselerin arkalarına da “tetimme” adlı bu büyük medreseye öğrenci yetiştirmek üzere sekiz medrese daha yaptırdı. Bir imarethane, taamhane ve dâruşşifa adlı bir de hastahane ekletti. Bunların yanında bir kütüphane ve bir de hamam inşa ettirerek bugünkü anlamda bir kampus meydana getirdi.
Sekiz medreseden her birinin on dokuz odası vardı, sekiz müderristen her birinin birer odası ve elli akçe yevmiyesi vardı; bundan başka beşer akçe yevmiye ile bir oda, ekmek ve çorba verilmek üzere sekiz medreseden her birine bir muîd/asistan verildi. Muîdler öğrencilerin hem inzibatiyle hem de müderrisin okuttuğu dersin müzakeresiyle ilgilenmekteydiler.
3. Süleymaniye Medreseleri
Sahn-ı Seman medreselerinde tıp ve matematik eğitimi yapılmıyordu. Bu eksiklik göz önünde tutularak tıp, matematik fakülteleriyle bir de Dâru’l-Hadîs isimli medreseler inşa edildi. Kanuni Sultan Süleyman, XVI. Asrın ortalarına doğru Mimar Sinan’a adı geçen fakülte ve medreselerin inşası işini verdi ve 1556 Ağustos ayında tamamlandı. Dâru’l-Hadîs müderrisliğine, Bağdat kadılığından emekli olan ve zamanın değerli müfessir ve muhaddislerinden Emin Kösesi Molla Yahya b. Nureddin (v. 1560) getirildi.
Yine aynı yerde tıp tahsiline ait medrese müderrisliği altmış akçe yevmiye ile hassa tabiplerinden İzmitli hekim İsa oğlu Ahmed Çelebi’ye verildi ve derecesi hassa hekimbaşılığından bir derece aşağı kabul edildi. Süleymaniye medreselerinin rütbe sayısı şu şekildedir:
1. İbtida-i Hâric,
2. Hareket-i Hâric,
3. İbtida-i Dahil,
4. Hareket-i Dahil,
5. Musıla-i Sahil,
6. Sahn-ı Seman,
7. İbtida-i Altmışlı,
8. Hareket-i Altmışlı,
9. Musıla-i Süleymaniye,
10. Süleymaniye.
Medreselerde haftada dört gün ders görülür, her medrese öğrencilerinin yatıp kalkmaları için hücre denilen odalar bulunur, öğrenciler, yemeklerini ma’kel denilen yemekhanelerde günde iki öğün olarak yerlerdi.
Süleymaniye medreselerinden Dâru’l-Hadîs’de usul-i hadis ve hadis okutuluyor ise de diğer tıp, matematik medreselerinde hangi eserlerin okutulduğuna dair kaynaklarda herhangi bir bilgiye rastlayamadık.
XV ve XVI. Asırlar, Osmanlı medreselerinin ikbal devri, XVI. Asrın sonları ittihat devrinin başlangıcıdır. II. Murat’ın Edirne ve Bursa’da tesis ettiği medreselerle yükselmeye başlayan ve Fatih’in Sahn-ı Seman medreseleri ile zirveye çıkan Osmanlı medreseleri, Kanuni’nin incelemeye çalıştığımız Süleymaniye medreseleri ile gelişmişse de çözülme, burada da kendini göstermeye başlamış ve asrın sonuna doğru medreselerdeki gerileme, bir takım tedbirlerin alınmasını gerektirmiştir.
4. Osmanlı Medrese Çeşitleri
Osmanlı’dan önceki İslam medreselerinde olduğu gibi Osmanlı medreselerinde de gaye ve görülen hizmetler bakımından branşlaşmaya gidilmiştir. İki gurup altında inceleyeceğimiz bu guruplardan birisi Umumi Medreseler, diğeri de İhtisas Medreseleridir.
a. Umumi Medreseler
Bu medreseler, İslami ilimlerle, İslam dünyasına dışarıdan giren ilimIerin belirli ölçülerde okutulduğu medreselerdir. Müftü, kadı ve müderris yetiştirrnek üzere açılmışlardır. Osmanlı memleketlerinin köylerine varıncaya kadar her yerde açılmışlardır.
b. İhtisas Medreseleri
İslam dünyasında özel eğitim için açılmış olan bu medreseler, ya İslami ilimlerden birini ya da ulûm-i dâhileden birini öğretmek için kurulan bu medreseleri üç gurupta tanımaya çalışalım:
ba. Dâru’l-Hadîsler
Önceleri camilerde halkalar şeklinde görülen hadis eğitiminin önemine binaen bu mektepler doğmuş ve pek çok Dâru’l-Hadîs inşa edilmiştir. İlk Osmanlı Dâru’l-Hadîs’i I. Murat devrinde Çandarlı Hayrettin Paşa tarafından İznik’te inşa ettirilmişti.
Bu medreselerde özellikle Hz. Peygamber’in söz, fiil ve takrirlerinden meydana gelen hadislerin tahsil edildiğini görmekteyiz. Osmanlıdaki bu medreselerde aynı zamanda tefsir de okutulmakta idi. Rivayet, dirayet, isnat, teracim-i ahval ve tenkid-i ahval-i rivayete dair konular okutulur ve bu hadisler senetleri ile beraber ezberlettirilirdi. Sahih-i Buhari, Sahih-i Müslim ve Meşarik gibi eserler takip edilirdi. Müderrislerine de “muhaddis” adı verilirdi. Buralarda öğrenci olabilmek için gerekli ön eğitimi almış olmak gerekirdi ve aynı zamanda müderris olabilmek için de oldukça iyi liyakat ve ehliyet sahibi olmak gerekirdi. Osmanlıdaki bu medreselerin eğitim sistemindeki yeri oldukça önemli olmakla beraber çeşitli derecelere tabi idi.
bb. Tıp Medreseleri
İslam dünyasında daha önceden kurulmuş olan dârüşşifalar örnek alınarak kurulmuşlardır. İlk dârüşşifa Yıldırım Bayezid tarafından Bursa’da tesis edilmiştir. İstanbul’da Fatih, Edirne’de II. Bayezid, yine İstanbul’da Haseki Sultan, Atik Valide ve Manisa’da Valide Sultan dârüşşifaları önemli ilk örnekleri oluşturur.
Daha önce de bahsettiğimiz gibi Süleymaniye medreselerinin yapılmasıyla Osmanlı medreselerinde tıp ve matematik ilmi özel medreselerde tedris edilmeye başlanmıştır. Kontrolleri ihtisap ağaları tarafından sıkı bir şekilde yapılmaktaydı.
Takip edilen metot hakkında maalesef kaynaklarda yeterli bilgi mevcut değildir. Ancak tatbikatla beraber bir öğretim yapıldığı tahmin edilmektedir. Fatih’in kütüphanesinde tıpla ilgili eserlerin bulunması bu eserlerden istifade edilmiş olabileceği fikrini uyandırmaktadır.
bc. Dâru’l-Kurralar
Osmanlı eğitim ve öğretim müesseselerinden biri de dâru’l-kurralardır. Osmanlılardan önce olduğu gibi, Osmanlılarda da Kur’an okuyucuları (kârîler) ve cami hizmetlileri bu kurumlardan yetişmişlerdi. Genelde cami ve çevresinde inşaları görülür. İlk Osmanlı dâru’l-kurrası Bursa’daki Yıldırım Bayezid dâru’l-kurrası, İmam Cezeri’nin gelişiyle Ulu Cami’de açılmıştı. Ders kitabı olarak Şemseddin Muhammed b. Muhammedü’l-Cezeri’nin (v. 1429) “Cezeri” diye ünlü olan eseri takip edilmiştir. İlm-i kıraatten Şâtıbî’nin kendi adıyla meşhur olan “Kaside-i Lamiye”si okutulurdu. Bu mekteplerde hem hafızlık yaptırılır hem de ilm-i kıraat tedris edilirdi.
5. Medrese Elemanları
a) Yönetim Kadrosu
Vakfiyelerden anlaşıldığına göre, mütevelli heyetlerinin yanında kâtip, cabi, cabi katibi ve mutemed gibi memurlar bulunmaktaydı. Çeşitli tamir ve harici işlerle ilgilenecek bir idare heyeti olduğu anlaşılmakta, Vezir-i azam ve Divan-ı Ali tarafından kontrol edilirlerdi. Medrese kadrosunu oluşturan memurlardan biri de noktacıdır. Noktacının görevi, müderris, muîd ve danişmendlerin derslere vaktinde devam edip etmediklerini tespit etmekti. Böylece bu bilgiler mütevelliye bildiriliyor mütevelli de gerekirse maaş kesimine gidiyordu.
b. Eğitim Kadrosu
ba. Müderrisler
Müderris, medrese veya camide talebeye ders veren kimselere denir. Müderris olabilmek için icazet, mülâzemet ve barat sahibi olmak gerekirdi. Tek dershaneli medreselerde bir, Sahn-ı Seman ve Süleymaniye gibi birden fazla dershanesi olan medreselerde her dershane için bir müderris görev alırdı. Camilerde halka açık dersler veren müderrislere ise “dersiam” denirdi.
Bir müderris, ilk rütbeden son rütbeye kadar olan ilim yolunu yaklaşık 25-30 yılda tamamlardı. Müderrislerin tayinleri, Fatih zamanında Kadıaskerin padişaha arz etmesiyle yapılırken, XVII. Asır ortalarından itibaren Haşiye-i Tecrid, Miftah ve Kırklı medreselerin müderrislerinin tayinleri Kadıasker, daha yukarı medreselerin müderrisleri ise Şeyhülislamın Sadrazam vasıtasıyla inhası üzerine yapılmıştır.
Şayet bir medreseye birden fazla müderris aday olursa her bir adaya birer konu/mesele verili, hem takrirleri dinlenir hem de kendilerinden bir risale yazmaları istenirdi. Bir heyet tarafından yazılan risale değerlendirilir, başarılı görülen kadroya atanırdı. Sınav bir camide yapılır ve Kadıasker de hazır bulunurdu.
Müderrislikten kadılığa geçiş, müderrislerin ilim yolundaki ilerlemelerine engel teşkil etmiştir. Müderrisler öğrencileri arasında münazara yaptırır ve aynı zamanda kendisi de hakem rolü oynardı. Şayet bir müderris vefat edecek olursa, öğrencileri aynı derecedeki bir başka müderrisle derslerine devam edebilirlerdi.
Müderris maaşları müderris oldukları medreselere göre ayarlanmıştı. Haşiye-i Tecrid medresesindeki müderris, 20 ila 25 akçe yevmiye alırdı. Daha sonra ise sırasıyla otuzlu, kırklı, ellili ve altmışlı diye yükseldikçe maaşı da yükselirdi.
Müderrislerin azli ise bazı şartlarda vuku bulurdu. Birincisi, geçerli özrü olmaksızın vazifeyi terk etmek, ikincisi, amirlerine karşı çirkin davranmak ve edebe uymayan sözler söylemek, üçüncüsü, muıdlik ve mülazımlığı bir ticaret metaı haline getirmek. Bugünkü eğitim sistemiyle kabaca kıyaslayacak olursak benzer uygulamaların yapıldığını kolaylıkla ifade edebiliriz.
bb. Muidler
Muidler, müderris yardımcısı idiler. Dersi müzakere ile tekrar ederlerdi. Her medresede bir muid kadrosu vardı, en liyakatli danişmendlerden seçilen muidler, dersi müzakere edip tekrarladıkları gibi, öğrencilerin gözetimiyle de ilgileniyorlardı.
Muidlerin kaç yıl bu görevde bulundukları kesin olmamakla beraber, en az iki yıl bu göreve devam edildiği belirtilmektedir. Muidlerin seçimini müderrislerin yaptığı anlaşılmaktadır. Ücretleri konusunda ise vakfiyelerde herhangi bir bilgi mevcut değildir. Osmanlı’da 1908 inkılabından sonra Sultanilerde aynı vazifeyi görmek üzere ihdas edilmişse de sonradan kaldırılmıştır. Muidlerin yerini çağdaş anlamıyla asistanlar almıştır.
bc. Danişmend, Suhte, İcazezname ve Mülazemet
Arapların “talib”, Selçukluların “fakih” ve “mülazım”, Osmanlıların “talebe” ve “tullâb”, İranlıların “suhte” ve “softa” dedikleri bizim de öğrenci diye hitap ettiğimiz kişilere danişmend denir. Her devirde bu kelimeler birbirinin yerine kullanıla gelmiştir. Fakat sıbyan mektebi talebelerine sadece “talebe” dendiğini dile getirmeliyiz. Medreselerdeki öğrenci sayısının, medreselerin kapasitesine göre değiştiğini görmekteyiz. Bununla birlikte Osmanlı medreselerinin en yükseğinde bile bir müderrise düşen öğrenci sayısının 20’ye ulaşmadığı görülmektedir. Bu durum, modern eğitim anlamında günümüz eğitimcilerinin dikkate alması gereken bir unsurdur diyebiliriz.
Sıbyan mektebini bitiren talebe, en aşağı seviyedeki Haşiye-i Tecrid medresesine, oradan Miftah, daha sonra sırasıyla Kırklı, Ellili ve nihayet Sahn-ı Seman ya da Süleymaniye medresesine giderdi. Buraları bitirdikten sonra mülazemet/icazet için sıraya girer. Genelde mahalledeki sıbyan mektebine devam eden öğrencilere “suhte” adı verilirdi.
Danişmendliğin son kademelerinde muidlikten sonra zor bir sınava tabi tutulan talebelere “icazetname” ve “temessük” denilen diploma verilirdi. Öğrencinin okuduğu dersler, hocalar ve onun da hocaları silsile şeklinde bu diplomalara yazılırdı. Henüz muid olamayan öğrenciler de her dersini bitirdikleri hocadan bir temessük alırlardı.
İcazetname alarak mezun olan öğrenciler, “Ruznamçe-i Hümayun”a yazılırlar ve sıra beklerlerdi. Rumeli ve Anadolu Kadıaskerliklerinin doğmasından sonra, Rumeli’de görev almak isteyenler Rumeli Kadıaskeri’nin, Anadolu’da görev almak isteyenler de Anadolu Kadıaskeri’nin “matIab” denilen defterine kaydolurlar ve sıra beklerlerdi. Bu bekleyişe “nöbet/nevbet”, bekleyene de “mülazım” denirdi.
6. Medreselerde Okutulan Dersler ve Tatil Günleri
a) Yirmili (Haşiye-i Tecrid) Medreseleri
1. Belağat: Mutavvel
2. Kelam: Haşiye-i Tecrid
3. Fıkıh: Şerh-i Feraiz
b) Otuzlu (Miftah) Medreseleri
1. Fıkıh: Tenkih ve Tavzih
2. Belagat: Şerh-i Miftah
3. Kelam: Haşiye-i Tecrid
4. Hadis: Mesabih
c) Kırklı Medreseler
1. Belagat: Miftahu’l-Ulûm
2. Usûl-i Fıkıh: Tavzih (Taftazani)
3. Fıkıh: Sadru’ş-Şeria (Ubeydullah b. İshak), Meşarik
4. Hadis: Mesabih (Beğavî)
d) Ellili Medreseler
da) Haric Medreseleri
1. Fıkıh: Hidaye
2. Kelam: Şerh-i Mevakıf
3. Hadis: Mesabih (Beğavî)
db) Dahil Medreseleri
1. Fıkıh: Hidftye
2. Usül-İ Fıkıh: Telvih
3. Hadis: Buhari
4. Tefsir: Keşşaf ve Beyzavi
e) Sahn-ı Seman Medreseleri
1. Fıkıh: Hidtlye
2. Usül-i Fıkıh: Telvih ve Şerh-i Adüd
3. Hadis: Buhari
4. Tefsir: Keşşaf ve Beyzavi
f) Altmışlı Medreseler
1. Fıkıh: Hidaye ve Şerh-i Feraiz
2. Kelam: Şerh-i Mevakıf
3. Hadis: Buhari
4. Tefsir: Keşşaf
5. Usûl-i Fıkıh: Telvih
Osmanlılardan önce medreselerde takip edilen eğitim-öğretim ve tatil günleri, Osmanlı devrinde de kabul görmüş, Salı, Perşembe ve Cuma günleri ile bayram günleri tatil yapılarak diğer günler ders için uygun görülmüştür.
|
|